TÜRK DÜNYASI: YİRMİBEŞ YILDA NEREDEN NEREYE?[I]
Prof. Dr. Orhan Kavuncu
ÖZET
Bu çalışmada, Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra geçen 25 yıl içinde, bir bütün olarak Türk Dünyasının ve o bütün içinde Türk Cumhuriyetlerinin nasıl bir değişim geçirdiği ele alınacaktır. Bu çerçevede Türkiye’de Türk Dünyası algılamaları, Türk Dünyası çalışmalarının nasıl yapılması gerektiği üzerinde durulacaktır. Sovyetlerin dağılma sürecine giden süreç ele alındıktan sonra, Türk Cumhuriyetlerinin çeyrek asırda nereden nereye geldiği irdelenecektir.
Daha sonra Türk Dünyasında problemler ve problemli yöreler ele alınacaktır. Bu çerçevede Türk İşbirliği Konseyi, Rusya Federasyonundaki kardeşlerimiz, Doğu Türkistan ve Kırım, Ortadoğu Türkmenlerinin sıkıntıları ifade edilecektir. Problemler arasında son olarak Türkistan Cumhuriyetleri arasındaki su problemi, Çevre Kirliliği ve Ekolojik Dengesizlik üzerinde durulacaktır.
Sonuç bölümünde bugünden geleceğe bir projeksiyon yapmaya çalışılacaktır. Problemlerimizin çok olduğu, endişelerimizin yersiz olmadığı anlatıldıktan sonra, buna rağmen niçin gayret içinde olmamız gerektiği üzerinde durulacaktır. Rusya’nın 1992 başında Sovyetleri feshetmesinin Rusya için düşüşün başlangıcı olduğu, Putin’in olsa olsa Osmanlı’nın Köprülü dönemi gibi düşüşü duraklatan veya yavaşlatan geçici bir dönem olduğu tespiti yapılacaktır. Rusya’nın düşüşe geçmesinin birçokları için sürpriz olmasından mülhem, gelecek 25 yıl içinde Amerika Birleşik Devletleri’nin de nereden nereye dönüşeceğini kimsenin bilemeyeceği öngörüsü dile getirilecektir.
Biz kendi işimize bakmalı, gayretten beri durmamalıyız. Çünkü yeryüzünde küresel adaletin tesis edilebilmesi bizim gelecekte var olmamızla, gelecekte var olmamız güçlü olmamızla, güçlü olmamız da gayret ve birlikle mümkün olacaktır. Bunları yapamazsak sevgili Mehmet Akif Okur’un ifadesiyle edilgen ülkeler olmaktan kurtulamayız. Eğer gayret edersek, Ziya Gökalp’in uzak hedefi yakın hedef olacaktır.
GİRİŞ
Sovyetler kendini feshettikten sonra günümüze kadar geçen 25 yıl içinde Türk Cumhuriyetleri ve tabii diğer yeni devletler, ekonomik yapıda dönüşüm, demokratik yapılanma ve toplumsal istikrar, uluslararası ilişkiler gibi alanlarda köklü değişim fırsatlarıyla yüz yüze kaldılar. Bu fırsatları ne ölçüde değerlendirebildikleri ya da değerlendirme imkânı buldukları tartışılması ve araştırılması gereken önemli bir konudur.
Doğu blokunun Sovyetler Birliği önderliğindeki Ekonomik İşbirliği Örgütünün (Komekon) ve Varşova Savunma Paktının ortadan kalkığı bu dönüşüm döneminde, önce tek kutuplu bir dünya oluşuyor, ardından küreselleşme rüzgârları esiyordu. Tek kutuplu Dünya fiili durumuna karşı Rusya ve Çin Şangay İş birliği Örgütüyle bir denge arayışına girmişti. Bu arada Türkistan Cumhuriyetleri’ni Afganistan, Azerbaycan’ı İran kaynaklı ‘radikal islam’ tehdidi, birtakım ‘gizli eller’ kontrolünde, ama dikkate değer bir şekilde ‘yokluyordu’. Bu yoklama, Çeçenistan’daki mukavemet tamamen kırıldıktan sonra birdenbire ortadan kalkıyor, 11 Eylül sonrasında ise, kökten dinci bir İslâmcı terör dalgasına karşı Amerika, Afganistan ve Irak’a giriyordu. Bütün bu şartlarda değişimi gerçekleştirmek gerçekten zor bir işti. Bu çalışmada, diğer Sovyet cumhuriyetleri gibi, bu zor işe girişen kardeşlerimizin, yirmi beş sene içinde çeşitli alanlarda nereden nereye geldikleri ortaya konmaya çalışılmıştır.
1991 yılının sonunda Sovyetler Birliği kendini feshedince 15 Sovyet Cumhuriyetinden bizimle dil ve/veya din yakınlığı olan altısı (Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan) Türkiye’nin gündeminde öncekiyle kıyaslanmayacak kadar çok yer almaya başladı. Ve Türk Dünyası kavramı da eskisiyle kıyaslanamayacak kadar yaygın bir şekilde kullanılmaya başlandı. Bu Türk Dünyası neresidir? Burada kimler yaşar?
Kazak, Kırgız, Özbek, Uygur, Irak ve Suriye Türkmenleri, Türkmenistan Türkmen’i, Azerbaycan Türk’ü, Türkiye Türk’ü, Balkan Türkleri, Kırım ve Kazan Tatarı, Saka, Teleut, Şor, Hakas, Altay, Başkurt, Çuvaş, Karaçay, Malkar, Kumuk, Nogay, Batı Avrupa Türkleri ve daha başkaları bu Türk Dünyası denilen coğrafyanın etnik dokusunu oluşturuyor. Bizimle birlikte yaşayan ama dilleri bizimkinden farklı olan Kürtler, Çerkezler, Çeçenler, Tacikler, Boşnaklar ve Moğollar da tarihin bir döneminde bizimle aynı kaderi paylaşmış olan topluluklar oluyor; onlar bizim “Türk olmayan kardeşlerimizdir”. Bu etnik dokuyu nasıl çalışacağız, hangilerini öncelikle ele alacağız? Türk Dünyası denilen bu 10 milyon km karelik topraklarda yaşayan toplam en az 250 milyonluk insan topluluğunun birçok meselesi var. Bu meseleleri önem sırasına koyacak mıyız? Hangilerini öncelikli olarak çalışacağız?
Türk Dünyasını çalışırken şüphesiz “bütüncü” bir yaklaşım gereklidir. Bütüncü yaklaşımdan uzaklaşma iki bakımdan olmaktadır:
Birincisi, Türk Dünyasının bir yöresine herhangi bir sebeple gidip gelenler, bir yöresiyle yine şu veya bu sebeple ilgilenenler veya köken olarak Türk Dünyasının bir yöresinden gelenler Türk Dünyasının sadece o yöresini görüyorlar ve sadece o yöresiyle ilgileniyorlar. Sanırsınız ki Türk Dünyası, o küçük coğrafyada yaşayan o küçük Türk topluluğundan ibarettir.
İkinci uzaklaşma sebebi, Türk Dünyasıyla ilgilenenlerin bu ilgisinin kendi mesleki alanları bakımından olmasıdır. Dilci dil meselesiyle, ilahiyatçı din meselesiyle ilgilenirken, dış politika uzmanı uluslararası ilişkiler zaviyesinden Türk Dünyasına bakarken Türk Dünyasının tek meselesi o ilgilendikleri konuymuş gibi yaklaşmaktadırlar. Bundan dolayı uzmanları kınamaya çok da hakkımız yoktur. Elbette herkes kendi ilgi alanı açısından Türk Dünyasını çalışacaktır. Olsa olsa Türk Dünyası çalışırken, ilgi alanları birbirinden bağımsız olmadığı için daha bütüncü, daha disiplinler arası bir yaklaşım beklenebilir. Türk Dünyası bu şekilde ele alındığı zaman, daha objektif bir bakış açısı yakalanabilir. Meselâ konusu “Müslümanlık” olan bir araştırıcı veya başka bir konu çalışan ama dindar olan bir başka araştırıcı, “kardeşim buralar elden çıkmış, din diyanet hak getire” diye bir kanaatle dini hayatı algılarsa bu eksik olur. Çünkü Sovyet döneminde Ateist bir eğitim çarkından geçen insanların çoğunun dinle ilgili bilgisi neredeyse sıfırdır. Buna rağmen bu insanlar Allaha inanıyorlar ve Müslüman olduklarını söylüyorlarsa, belki de cenneti bizlerden daha çok hak ediyorlardır.
Aslında disiplinler arası bakış, üniversite yöneticilerimizin konuyla ilgili araştırma ve uygulama merkezleri kurarken daha isabetli davranmalarını sağlayacaktır. Üniversitelerimizde Türk Dünyası Araştırma ve Uygulama Merkezleri kurulurken konu, Türkiyatçıların, Türkologların alanı olarak telakki edilmekte ve o zaman alan Türk tarihi uzmanlarıyla Türk dili ve edebiyatı uzmanlarına bırakılmaktadır; sosyal antropoloji, etnografya ve müzik gibi halk yaşayışı ve kültürü ile alakalı alanlar ise zaten Türkiyat çalışmaları arasında olması gerektiği halde ihmal edildiği için Türk Dünyası çalışmalarında eksikliği hep hissedilmektedir. Bu yaklaşımı şu şekilde düzeltmek gerekmektedir:
Tarih ve Dil şüphesiz Türk Dünyasının en önemli iki disiplinidir; bunlara halk bilimlerini de eklemek gerekir. Türk Dünyası çalışmaları bu alanlar ihmal edilerek yapılamaz; hatta Türk Dünyası çalışmalarının ana ekseni bu alanlardır; fakat bu ikisi dışında alanlara da gerek vardır. O bakımdan Türk Dünyası Araştırma Merkezleri, disiplinler arası bir yaklaşımla kurulmalıdır. Tarih ve dil mutlaka olmalı, ama onun yanında bütün alt disiplinleriyle halk bilimleri, ekonomi, uluslararası ilişkiler ve jeopolitik, ilahiyat, çevrebilim ve tarım, hukuk, sosyoloji, sosyal ve kültürel antropoloji olmalıdır. Türk Dünyası Araştırma ve Uygulama Merkezleri kurulurken, üniversitenin kapasitesine göre, ilgili alanlardan mümkün olanların Türk Dünyası Dil Araştırmaları Anabilim Dalı, Türk Dünyası Müzik Araştırmaları Anabilim Dalı vs. gibi birer anabilim dalı olacağı kurumlar öngörülmeli, ama üniversitenin ufkunda bütün disiplinlerin birer anabilim dalı olması bulunmalıdır.
* * *
20. asrın son çeyreğinde Türk Dünyası gerçeği ile karşı karşıya gelindiğinde Türkiye’de bir tarafta bu gerçeğe “safsata” diyenler, diğer tarafta bu gerçek ile karşılaşmaktan heyecan duyanlar, sevinenler vardı.
Türk Dünyası için “safsata” diyenler, onunla ilgilenmeyi “Turancılık”, Turancılığı da “ırkçılık, faşistlik, pantürkistlik, İslamiyet öncesi Türk Kültürüne dönüş özlemi, şamancılık” olarak gören zihniyetler, 1992’den sonra nasıl bir dönüşüm geçirdi? Bir zamanların meşhur karikatüristleri, kafasında börk, sırtında sadak, elinde ok yay, at üstünde Turan’a sefere çıkan Rahmetli Türkeş tiplemelerinden nasıl vaz geçti veya vazgeçti mi?
Osmanlının son dönemlerinden itibaren aydınlarımızda gördüğümüz kendi öz değerlerine yabancılaşma olgusu, bu “Turan” konusunda da kendini gösterdi. Yalnız Turan konusuna soğuk bakan, hatta hasmane tutum içerisinde olan kesim, sadece batılılaşma gereğine inanarak kendine yabancılaşan aydınlar değildi. Anadolucular ve İslâmcılar da konuya olumsuz yaklaşıyordu. 3 Mayıs 1944 tutuklamalarıyla başlayan ve o dönemin iktidarına yakın basın ve bürokratlar eliyle yürütülen bir karalama kampanyası maalesef etkili olmuştu.
Anadolucuların bir bölümü, Anadolu’ya gelen Türklerin burada mevcut yerliler arasında ekalliyette kaldığını, zaman içerisinde Anadolu’da yeni bir kültür etrafında şekillenen milletin yeni bir millet olduğunu, hatta temel renklerinin Helen medeniyetinin izlerini taşıdığını düşünüyorlardı. Bu Anadolucular içinde mukaddesatçı milliyetçiler diyebileceğimiz bir grup insaf sahipleri vardı. Bunlardan meselâ Türkiye Yazarlar Birliği Kırım’a Taşkent’e, Almatı’ya, Ufa’ya ve Kazan’a aşkla şevkle koştular; kendilerini Turancı sayanlardan daha Turancı duygularla bezenmişlerdi.
Türkiye’de bütün bu dönüşümlere rağmen, günübirlik değişmelerden etkilenmeler vardır. Oysa bizim hedeflerimiz bakımından uzun soluklu aydınlara ihtiyacımız vardır. Türk Dünyasını bir taraftan ideolojik motivasyonlar için gerekli iştah açıcı bir garnitür haline getirmemek, diğer taraftan da ilgiyi soğutmamak ve bilhassa aydın kesimde olabildiğince yaygın hale getirmek gerekiyor. Bu çalışmaları yapacak üniversitelerimiz ve Türk Ocaklar